Yazılar

Uzayda Yürüyüşe Çıkmak

“Somewhere, something incredible is waiting to be known.”

                                                                                                         Carl Sagan

İncecik kum tanelerinden oluşan bir kumsalda metrelerce yalınayak yürümeye başladığınızda kaç tane kum tanesine bastığınızı hiç düşündünüz mü?

ya da

Kapkaranlık aysız bir gece göl kenarında, ağaçların yanı başında gecenin sesini dinlerken yıldızların arasına dalıp seyahat ettiniz mi?

Kum tanelerinin arasında var olan mikro ve yıldızların ötesinde ise makro bir evren keşfedilmeyi bekliyor. (Bilinen evrenin daha iyi anlamak için videoya göz atabilirsiniz)

Ortalama 35 yaşında bir insanı düşündüğümüzde, 13.800.000.000 yaşında olduğu tahmin edilen bir şeyden neler öğrenibileceğini hayal bile edemiyorum. Bunu düşünürken bana bir çok konuda yardımcı olan Carl Sagan’ın Evrenin ve Yaşamın Sırları kitabı ve öğrencisi astrofizikçi Neil deGrass Tyson’ın anlatımıyla çekilen belgeseli hayatın belli dönemlerinde belki de yedi yılda bir okunması ya da izlenmesi gereken eserler.

Çocuklarımızın Dünya, Güneş Sistemi ve evren hakkında sordukları sorulara hazır olup onları doğru şekilde bilgilendirmek ve merakını körüklemek, aldığımız bilgi mirasını aktarmanın en güzel yoludur.

Yapan Çocuk olarak tam da bu noktada okullarda pek bahsi geçmeyen, öğretim programında yer almayan ama çocukların merakını kabartan uzay hakkında bilgilendirici ve uygulamalı bir atölye hazırladık. Çocuklarınızla yaptığınız uzay sohbetlerini daha keyifli hale getirmek için onları Stellarium ile Uzay ve Ötegezegen Keşfi Atölyesi’ne katılmaları için Yapan Çocuk’a getirebilirsiniz.

Bu yaştan sonra…

Geçtiğimiz Şubat ayında doktoraya başladım. Üniversitenin kafelerinden birinde otururken yan masada farklı mühendislik derslerinden, ödevdeki sorulardan bahsediyorlardı. Ben bu dersi almıştım ama bahsettikleri konular ve soruların çözüm yöntemleri o kadar zor ve uzak geliyordu ki ben zamanında bunları nasıl öğrenmişim diye düşündüm. O zaman diferansiyel denklemlerle termodinamik soruları çözmek benim için kolaydı çünkü nöronlarımın arasındaki bağlantılar üniversite birinci sınıftan başlayarak farklı mühendislik problemlerini çözmek üzere şekilleniyor ve belli bağlantılar kuruyorlardı. Muhtemelen son sınıfa geldiğimde bu bağlantılar artık kalıcı hale gelmişti. Şimdi o dersten 6 yıl sonra kullanılmayan bu nöronlar arası bağlantılar zayıflamış hatta bazıları ise yok olmuş olabilir. 

Yeni bir beceri edinmek veya yeni bir konuda öğrenmeye başlamak ilk başta zorken zamanla öğrenmesinin ve uygulamasının daha kolay olmasının nedeni de beynimizde o alanla ilgili giderek daha fazla alakalı ve anlamlı bilginin yer almasıdır. Hata yapıp bu hatalarımızdan yeni bilgiler edindiğimizde ise beynimizde öğrenme daha da kalıcı hale gelir.

Çocukken hata yapmak hep daha kolaydır. Güneşi mora, bulutu kırmızıya boyayabilirsiniz, çizgilerin dışına çıkabilirsiniz, çarpım tablosunda da hata yapabilirsiniz. Eğitim sistemi içerisinde ilerledikçe hata yapmak giderek daha fazla cezalandırılır. Önce anaokulunda güneşi mor boyadığınızda, ilkokulda 7’leri yeterince hızlı ezberlemediğinizde, ortaokulda İngilizce kelimelerin Türkçe’sini öğrenemeyip yaptığınız her 4 yanlış için, sonra liseye geldiğinizde ise istediğiniz okula ve bölüme gidememenize karar veren kurumlar tarafından cezalandırılırsınız. 

Denemek, hata yapmak, yeniden öğrenmek, yeni alanlarda öğrenmeye cesaret etmek. Bunlar yetişkinler için belki de en zorlayıcı eylemler. Halbuki çevremiz, teknolojive toplumdaki değişimler bu kadar hızlıyken yeni bir şey öğrenmeden hayatta kalabilmek hem sosyal hem de ekonomik açıdan pek mümkün gözükmüyor. Başlayamamalarının nedeni ise daha önce hep yanlış olarak benimsetilen deneme ve hata yapmak var. Yetişkin olarak deneyerek öğrenebileceğimiz, hatalarımızda onları düzeltmek yerine doğru şekilde rehberlik edebilecek eğitmenlere ulaşabileceğimiz alanlar sınırlı. Bir de bu yaştan sonra öğrenmek zor diyen bir iç ses var. Hem bu iç sesin hem de ulaşılabilirlik probleminin üstesinden geldiğimizde ve denemeye hazır olduğumuzda beynimiz de bize destek olmaya hazır olacaktır. 

Biz de Yapan Çocuk’ta bunları düşünerek yetişkinler için de atölyeler hazırlamaya başladık. Kimler için mi?

Çocuklarını teknoloji atölyerine gönderen ama onlar geri döndüğünde evde heyecanla aktardıkları deneyimlerini anlayamayan aileler, birbirinden farklı soruyla gelen ve farklı ilgi alanları olan öğrencilerini yönlendirmekte zorlanan öğretmenler, mesleğinin geleceği konusunda endişelenen veya yeni beceriler edinmek isteyen pek çok yetişkin için. 

Adım adım rehberlik ettiğimiz ve her adımda biraz daha zorlaşan atölyeler düşünüyoruz. Yetişkinlerin seviyelerine uygun olarak onları yeni nöron bağlantıları kurmaya iten  görevler vererek aslında beyinlerini sıkılmaktan kurtarıp becerilerini geliştiren bir akış oluşturmayı hedefliyoruz. 

Öğrendiğiniz her bilgi ile yeni bağlantılar kuracak ve belki çocuğunuzun veya öğrenciniz anlattığı bir projeyle ilişkilendireceksiniz. Akşam eve döndüğünüzde veya ertesi gün sınıfta sizin de anlatacağınız havalı projeleriniz ve yeni becerileriniz olacak.

Ara Tatilde Ne Yapılmalı?

Bu ara tatil de nereden çıktı?

Ara tatil öğrenciler için mi, öğretmenler için mi?

Bu sene MEB’e bağlı okullar 9 Eylül’de başlıyor. Daha önceleri rastgele yapılan 9 günlük bayram tatilleri dışında öğrenciler ve öğretmenler için ara tatil fırsatı olmamıştı. Ara tatilin bir fırsat olmasının nedeni, belli kalıplarla etrafı çevrilmiş müfredatlar arasında sıkışan öğrenciler ve öğretmenler için yaratılmış bir kendini dinleme zamanı olması.

Okulların açılmasından itibaren öğretmenler her sene beyaz bir sayfaya yazı yazar gibi öğrencilerini donatıyor. Öğrenciler de çizgisiz defter gibi doldurulmayı bekliyor. Bundan sonra ara tatillerde öğrenciler kendi defterlerine kendileri bir şeyler yazmaya başlayacak gibi görünüyor. Bu da demek oluyor ki kendilerini geliştirmek istedikleri alanlarla ilgilenmek için uzun bir hafta onların oluyor.

Bu ara tatiller, öğrencileri “öğrenci” olmaktan çıkarıp “talebe” olmaya yönlendiriyor. Talebe, Arapça kökenli talep eden anlamına gelir ve ṭalebe-i ˁulūm “ilim talipleri” deyiminden türemiştir. Talep etme kavramı, kişi ne öğrenmek istiyorsa ona yönelmesini de içinde barındıran bir durum. Bu ara tatil, öğrenciler için tam da talebe olma zamanı. 2 ay boyunca okulda öğrendiklerini ya da merak ettiklerini araştırma, keşfetme ve yaratma zamanı. Öğretmenler için ise okul rutinine bir hafta ara verip öğrenciler için daha yenilikçi ve daha faydalı neler yapılabileceğini araştırma, düşünme ve keşfetme zamanı. İlk düşününce bir hafta kısa bir süre gibi görünebilir ama yeni bir yetkinlik kazanmak ya da yeni bir kapı aralamak için çok ideal bir süre.

Yapan Çocuk olarak biz de bu süreçte talebelerin ve öğretmenlerin yanında olmaya hazırlanıyoruz. Müfredatta yer almayan güncel eğitim teknolojileri ile donatılmış atölye içeriklerinin her biri hem öğretmenlere hem de öğrencilere gelecekte kullanabilecekleri yeni yetkinlikler kazandırmak için onları bekliyor. 

Yapan Çocuk ara tatil programlarına buradan göz atabilirsiniz.

Çölde 3 Boyutlu Yazıcıdan Baskı Almak

Çölde 3 Boyutlu Yazıcıdan Baskı Almak

Merhabalar, sizlere bu yazımda Markus Kayser’in çölde yaptığı SLS (Seçmeli Lazer Sinterleme) 3 boyutlu (3B) yazıcıyı anlatacağım.

Eğer normal bir 3B yazıcı kullanıcısıysanız, gidip binlerce dolar verip SLS 3B yazıcı alırsınız. Ama siz de Markus Kayser gibi yaratıcıysanız ve yeni bir şeyler yapmak istiyorsanız, bir yazıcıya binlerce dolar vermek yerine doğa dostu atık oluşturmayan bir yazıcı yapabilirsiniz.

Markus Kayser, elektrik enerji üretimi ve hammadde kıtlığı sorunlarıyla giderek daha fazla yüzleşen bir dünyada bu proje ile enerji ve malzemenin bol olduğu çölün üretim potansiyelini araştırdı. Çöl ortamındaki kum ve güneş ışığının hem hammadde hem de enerji sağlayacağını düşünüyordu. 

Dünyanın çöllerinde iki element egemendir: Güneş ve kum. Birincisi, büyük bir potansiyel enerji kaynağı sunar. İkincisi, neredeyse sınırsız bir kaynaktır. Çölde güneşin kesme ve birleştirme yöntemiyle çalışma deneyimi doğrudan bu iki unsuru bir araya getirebilecek yeni bir makine fikrine yönelmesini sağlamış.

Markus Kayser, 3B yazıcıyı nasıl yaptığını anlatmaya geçmeden önce, sizlere SLS 3B yazıcının çalışma prensibinden bahsetmek istiyorum.

Toz halindeki maddenin ısıtma işlemi yoluyla katı bir forma dönüştürülmesi işlemi, sinterleme olarak bilinir. Son yıllarda 3B baskı SLS (seçici lazer sinterleme) olarak bilinen tasarım prototiplemesinde popüler hale gelmiştir. Bu 3B yazıcılarda, çeşitli toz halindeki plastiklerden, reçinelerden ve metallerden çok hassas 3B nesneler oluşturmak için lazer teknolojisini kullanılır.

3B modellemeler, tasarımcı tarafından bilgisayarla CAD dosyası olarak tasarlanmış 3B tasarımların tam olarak fiziksel karşılığıdır.


Peki bunu nasıl yaptı?

Çöl kumu erime noktasına kadar ısıtıldığında ve soğumaya bırakıldığında cam halinde katılaşır. Bunu aşağıda bulunan görsellerde net bir şekilde görebilirsiniz.


Markus, Güneş ışınlarını kullanarak lazer sinterleme sistemi  adını verdiğimiz 3B yazıcı sistemini kullandı. Normal 3Byazıcılarda  kullanılan kimyasal bazlı plastik ve reçine malzemeler yerine çölde bolca bulunan kumu kullanmayı tercih etti. Devamında bu makineyi çölde  kullanacağı için elektrik enerjisini de solar paneller ile çalışan bir SLS 3B yazıcı yaptı.



Şimdi makinenin çalışma sistemini ve nasıl objeler bastığını izlemek ve bu yazdıklarımla ilgili kafanızdaki soru işaretlerini gidermek için aşağıdaki videoyu izleyelim. 

STAJ DENİNCE…

Merhaba Arkadaşlar :

Cansel ben. YAPTR ekibinde Grafik Tasarım stajyeri olarak görev alıyorum. Sizlerle staj yapmak, stajyer olmak ile ilgili bazı noktalar hakkında konuşmak istiyorum.

Staj veya stajyer dendiğinde aklınızda nasıl bir görsel oluşuyor?

Ya da oluşuyor mu? Aramızda henüz staj yapmamış, yapacak olan arkadaşlarımız var mı? Varsa da söylemem gerek ki 

Stajı her öğrenci tadacaktır. 😊

Aklınızda oluşan görseli sormuştum, durun tahmin edeyim.

Staj kelimesi ile karşılaştığımızda aklımıza ilk olarak zorunlu yapılması gereken, bir kaçımızın sadece mezun olmak için üstlendiği bir görev gibi geliyor, gelebilir. Etrafımızda bu konuda olumsuz konuşan bir kitle maalesef ki var. Fakat aramızda stajın kazandırdığı deneyimin farkında olan arkadaşlarım var, hissediyorum 😊

Staj demek tam anlamı ile bu aslında. Deneyim kazanmak. Öğrenimini gördüğümüz bir alanın eğitimini staj dönemimizde tamamlamış, öğrenmiş oluyoruz.

Peki stajyer denince hafızanızda oluşan profil nedir ?

Kurumun her işini yapan, asıl görevi fotokopi çekmek gibi gözüken, ileride yapacağı işi öğrenmek için gelip ofis boy olarak ayrılan bir profil canlandıysa; canlanmasın. Çünkü bunlar çoğunlukla kulak doldurması, altı boş olan şeyler. Elbette bu dönemden geçmiş arkadaşlarım olabilir, olsun. Ufacık bir günde bomboş etrafa bakarken bile etrafımızdaki çiçeklerin sayısız renklerini görüyoruz. Öğrendiğimiz her bilginin bize mutlaka bir faydası olacağını unutmayalım.

Asıl değinmem gereken bir konu var; ön yargı. Sadece staj durumunuzda değil, hayatınızdan ön yargıyı kaldırmak sizlere çok şey kazandıracaktır.

Staj konusuna geri dönecek olursak, staj döneminizde çalışacağınız kurum ile ekip olmak, iletişim kurabilmek ve keyifli bir ortam sağlayabilmek size verilecek en değerli hediye olacaktır. Aksi bir durumla karşılaşmış ya da karşılacak olursanız; siz yine sevgi ve saygınızdan ödün vermeyin. Hayat bunun karşılığını size güzel bir tepside sunacaktır.

Kendi staj dönemlerimden örnekler vermek istiyorum sizlere. Lise ve üniversite stajı olmak üzere iki kez staj dönemim oldu, yani olmak üzere 🙂 Üniversite stajımı şu an görev aldığım YAPTR ekibinde yaptığımı tekrar etmiş olayım. Lise ve üniversite; aslında iki dönemde staj olarak adlandırılsa da aynı dönemler olduğunu düşünmüyorum. Üniversite stajı daha çok işin içerisinde olmak aslında, stajın çok daha ilerisinde. 

Lise stajımda ise bir kurumsal firmada görev aldım. Çoğunlukla görev listesinin dijital platformdan paylaşıldığı, iletişim kurmanın sadece iş dağılımı içeriğinden bahsedildiği sohbet denemeyecek bir ortamdı. Aramızda sessiz ve ciddi ortamları seven arkadaşlarım vardır belki fakat ben daha çok iletişim gücünden beslenen ekibin başarısının daim olacağına inanıyorum. Şu anki staj dönemimi konuşmak istiyorum daha çok; güne başlamadan önce “buradayım”  olarak adlandırdığımız, duygu ve düşüncelerimizi paylaştığımız bir sabah egzersizimiz var. Böylece ekip birbirini tanıyor, biliyor. Bu çok hoş bir şey. Ofis içerisinde sohbet havası hakim, yüzler oldukça güleç. Böyle bir ortam çoğumuzda çalışma arzusu oluşturur, severek staj yaptırır 🙂 Özellikle ekip çalışmasının etkin olduğu bir sektörde görev alıyorsanız, ofiste samimiyet arayışı ilk sıralara yerleşiyor. Ben içimizdeki şanslı stajyerlerdenim fakat unutmayın ki her insanın kendi şansını yarattığı da bir gerçek. Şansınız bol, başarınız daim olsun.

Benden şimdilik bu kadar.

-Sevgiyle kalın..

“Hello,World!” bu sefer hangi dilde?

Daha önce kaç kez bir programlama dili öğrenmek istediğinize karar verdiniz? Hatta internette “en iyi programlama dili”, “en popüler programlama dili” veya “en kolay programlama dili” diye aramalar yaptınız? Ben şimdiye kadar pek çok kez yaptım. Bazılarında karar verip gerekli yazılımları da indirdim. Bazen de o programlama dilinin benim ihtiyaçlarım için uygun olmadığını veya gerçekten çözmek istediğim problemler için çok daha fazla zaman ayırmam gerektiğini farkettim.

Öğrenmekten zevk aldığım, öğrendiğim her aşama da farklı problemleri çözebildiğim, yazılımcılar ve bağımsız öğrenenler tarafından giderek daha fazla ilgi çeken Python ile şimdilik çözüm bulduğumu düşünüyorum.

Öğrenmesi zevkli, çünkü sadelikten yanadır. Programlamaya yeni başladığınızı hayal edin, hangi programlama dilini öğrenirseniz öğrenin ilk alıştırmalar hep bellidir. “Hello, World!” yazdırmak veya sayıları toplatmak gibi… Şimdiye kadar denediğim Java ve C# (ve hatta Fortran’da 😊) bunu yapmak için kodun sonundaki parantezler de dahil olmak üzere ortalama 5-6 satır kod gerekirken Python’da bunu tek bir satırla yapabilirsiniz. Python’ı değişkenleri tanımlamayla uğraşmadan bir hesap makinesi olarak kullanmak bile mümkün. Bir programlama dilini öğrenmeye başlarken öğreneni kendine çekmesi ve başlangıçta hızlı ilerleme öğrenme sürecinin devamlılığını sağlayacak çekici bir faktör olabilir diye düşünüyorum.

Python özellikle yapay zeka (AI), büyük veri (big data) ve makine öğrenmesi (machine learning) gibi alanlarda kullanım için uygun bir programlama dili. Öğrendiğim programlama dilini geliştirdiğimde ortaya çıkarabileceğim farklı projeler bu açıdan heyecan verici. Yapay zeka projeleri geliştirmede sunduğu imkanlar ve dilin sadeliği Python’ı öğrenmede alçak bariyer dediğimiz bir ortam yaratıyor. Bu da farklı alanlarda çalışan yazılımcıların ve bilim insanlarının daha az zaman ve enerjiyle Python’ı öğrenebilmeleri anlamına geliyor. Ayrıca okunurluğunun kolay olması, takım halinde çalışmaya, projelerin paylaşılmasına ve daha da geliştirilebilmesine imkan veriyor.  

Programlama yapan insanların en çok kullandığı web platformlarından biri olan StackOverflow Python kullanıcı sayılarının giderek arttığını ve önümüzdeki yılda da nasıl artacağını gösteren yukarıdaki grafiği hazırlamış. Bu grafik sadece artan Python kullanıcılarını değil, diğer dillerin kullanımlarındaki ilginç dalgalanmaları da görmemizi sağlıyor.  

Bir atölye içeriğini hazırlarken kendi öğrenme sürecimi düşünür ve hangi anlarda en iyi hissettiğimi ve daha fazlasını öğrenmek için beni motive ettiğini tekrar hatırlamaya çalışırım. Python öğrenirken yazdığım kodları ilk seferde çalıştırmak çok keyifliydi. Hata verdiğinde ve o hatayı bir kaç deneme sonrasında çözebilmek ise çok keyfiliydi” diyerek açıklanamayacak bir durum bence. Atölye sırasında Python öğrenmek isteyenlere hata yapabilecekleri, deneyip yanılıp düzeltebilecekleri alanlar sağlıyoruz. Geride kalan değil daha çok deneyenler oluyor atölyelerimizde. Tüm bunların daha kalıcı öğrenme ve motivasyon sağlayacağını düşünüyorum. 

O zaman yazımızı, deneyip düzeltebileceğiniz veya farklı çözümler sunabileceğiniz bir problem ve Python kodu ile sonlandıralım. 

Aşağıda yer alan program, ismini ve okul numarasını giren öğrenciye bölümünü söylüyor. Tabi kod satırlarının arasında yer alan hatayı çözdükten sonra.

ad = input(“isminiz nedir?”)

no = input(“okul numaraniz nedir?”)

tasarim=”147″

elektronik=”258″

kodlama=”369″

bolum_bul=str((no)%10)

if bolum_bul in tasarim:

    print (“merhaba “, ad, “, tasarım bolumu ogrencisiniz”)

elif bolum_bul in elektronik:

    print(“merhaba “, ad, “, elektronik bolumu ogrencisiniz”)

else: 

    print(“merhaba “, ad, “, kodlama bolumu ogrencisiniz”)

print (“basarilar”)

Çocuklar İçin Sanal Havacılık

Hangimiz çocukken uçmayı hayal etmedik?
Neden kuşlar gibi uçamadığımızı düşünmedik?

Hep bir yolunu aradık, sonra kanat takıp koltuktan koltuğa zıpladık en sonunda uçak yapmayı hayal ettik ve büyüdükten sonra ise tek yapabildiğimiz şey sadece cam kenarında uçak bileti aramak oldu. Havacılığa olan ilgimiz yaşımızla doğru orantılı olacak şekilde giderek azalmakta.

Çocuk yaşlarda havacılık merakını ateşleyecek ve destekleyecek alternatifler çoğu ailelerin çocukları için arayışta olduğu bir alan. Buna başlangıç için en uygun yöntemlerin başında model uçak yapımı ve simülatör kullanmak geliyor. Havacılığın temel prensiplerini bu sayede keşfetmenin verdiği coşku ve heyecan çocuklar için paha biçilemez niteliktedir.

Gerçek pilotlar gibi 10 yaşında bir çocuğun uçak simülatöründe Sabiha Gökçen Havalimanı’ndan bir Boeing 737’yi kaldırıp İstanbul Boğazının üstünden geçip Atatürk Havalimanı’na indirme deneyimi onun için unutamayacağı bir keşif haline gelecektir. Bunun yanı sıra bir de model uçak yaparak uçakların aerodinamik yapılarının ve hareketlerinin uçmaya olan etkilerini fark ettiğinde karar verme zamanı gelmiştir. Bundan sonraki hayatında havacılıkla ilgili bir şeyler mi yapacak? Yoksa kendisi için yeni hayaller mi kurmaya başlayacak?

Yaşadığımız bu çağda iş sadece simülatörü kullanmakla bitmiyor. Bu konuda deneyim kazanan çocuklar, havayolu şirketlerinin kurduğu sanal havacılık sitelerine kayıt olup pilotluğa orada da devam edebiliyorlar. Yani çocuklar okuldan geldikten sonra bilgisayarın başına geçip gerçek pilotlar gibi hazırlıklarını yapıp belirlenen saatte Tokyo’dan Paris’e uçabiliyor. Sanal havacılıkta da gerçek havacılıkta olduğu gibi uçuş saatlerine göre deneyimi artan sanal pilotlar gerçek pilot olma yolunda da önemli bir adım atmış oluyorlar.

Hava yollarında çalışan pilotlar ile üniversitelerin Sivil Havacılık bölümü ve Uçuş Okulları’nda eğitim gören pilot adaylarının eğitim ihtiyaçlarına cevap verebilmek için kurulan Flywithsim tarafından geliştirilen Boeing 737 simülatörünü çocukların deneyimleyeceği bir şekilde 3 saat süren bir atölye çalışmasına dönüştürdük. Bunu yaparken amacımız çocukları simülasyonun başına oturtup “şu düğmeye bas, bu düğmeye bas, şimdi bekle” demekten ziyade iki aşamalı bir program oluşturduk. İlk aşamada çocuklar havanın bir madde olduğunu keşfedip hava araçlarının nasıl uçtuğunu ve havada nasıl yön değiştirdiklerini model uçaklar yaparak ve kullanarak öğreniyorlar. İkinci aşamada ise uygulamaya geçerek yardımcı pilot ve kabin ekibi eşliğinde uçuşa başlıyorlar.

Uçuş Simülasyon Eğitimi (Boeing 737) atölyesine katılmak için https://yapancocuk.com/yaz-okulu/ sayfasından kayıt yaptırabilirsiniz.

Proje Tabanlı Öğrenme (ya da Yaparak Öğrenme)

Proje Dediğin Nedir?

“Kendime farklı projeler arıyorum özel hayatımda.”
“Proje yöneticisiyim.”
“Şu siyasetçi bir projedir.”
“Çocuklarımıza proje yaptırıyoruz her hafta anaokulumuzda.”

Proje kelimesi günlük hayatta, iş hayatında, siyasette, eğitimde, kısacası artık hayatımızın her yerinde çok sık geçer oldu. Bazı kavramlar çok popüler olunca içlerinin boşalması tehlikesiyle karşı karşıya kalıyorlar. Çünkü ilgili ilgisiz her yerde kullanılabiliyorlar. 

Ben de kurumsal hayatta yıllarca proje yöneticiliği yapıp sonra da üniversitede öğrencilerime proje yönetimini anlattığım için bu proje kelimesini sık sık kullanıyorum. 

Projenin ne anlama geldiğine bir bakalım o zaman beraber. Profesyonel tanımını ben şu şekilde yapıyorum: Proje, başlangıç ve bitiş tarihi bilinen belirli bir bütçesi ve kapsamıyla önceden paydaşlar tarafından belirlenen hedefleri gerçekleştirmek üzere genellikle takım olarak hayata geçirilen girişimdir. 

Şirketler, kendi ana çatılarının altında farklı hedefleri gerçekleştirmek üzere küçüklü büyüklü projeler yaparlar örneğin. Bu yeni ürün geliştirme projesi de olabilir, tasarruf, sıfır atık, yeni fabrika kurulumu, organizasyonda yeniden yapılanma projesi de. 

İnsnın kendi hayatındaki projeler benim biraz önce yaptığım tanımdan daha farklıdır. Çünkü çok az insanın özel hayatındaki projelerine bu kadar profesyonel bir şekilde başlangıç, bitiş tarihi koyduğunu, kullanacağı bütçeyi ve yapacağı işin kapsamını sınırladığını sanıyorum. Özel hayattaki projelerimiz daha belirsizdir genelde. Biraz başlarız, ara veririz, sonra tekrar ele alırız. Ama bunlara da hayatımızda rutin olarak yaptığımız şeylerden farklı olarak özel bir amaçla başlayıp bitirdiğimiz, belirli süreli kişisel girişimlerimiz olarak görebiliriz.

Proje Tabanlı Öğrenme

Bu uzun girişten sonra eğitimde Proje Tabanlı Öğrenme (PTÖ) ‘ye geldi sıra. Buna proje temelli öğrenme de deniyor farklı yerlerde. Ama biz daha yaygın bir kullanım olan ilkinden devam ediyoruz.

İyi bir eğitim sistemini diğerlerinden ayırmak için aşağıdaki soruları sorabiliriz gibi geliyor bana:

  1. Öğrenci, neyi neden öğrendiğinin farkında mı? 
  2. Öğretmen, hangi bilgiyi ve yetkinliği, hangi amaçla kazandırmaya çalıştığınının farkında mı?
  3. Edinilen bilgi, belirsiz bir gelecekte kullanılmak üzere mi depolanıyor yoksa onunla hemen belirli bir işi yapabilmek için uygulamaya geçiliyor mu?
  4. Tek bir bilgi ya da yetenek ile tek bir uygulama mı yapılıyor yoksa edinilen farklı bilgi ve yetkinlikler bir arada daha karmaşık bir işi bitirmek için kullanılıyor mu? Farklı bilgi ve yetkinlikler toplu olarak uygulamaya geçirildiğinde aralarındaki etkileşimin ne olduğu deneyimleniyor mu?
  5. Farklı bilgi, yetkinlik ve bakış açılarının farklı öğrencilerden geldiği ve takım halinde çalışmanın gerçekleştiği fırsatlar yaratılıyor mu?

Bu tabii ki tam kapsayıcı bir liste değil. Proje tabanlı öğrenmenin önemini destekleyenleri özellikle seçtim. 

Bloom’s taksonomisi diye geçen sıralamaya bu arada bir göz atabiliriz. 1956’da Benjamin Bloom tarafından önerilen bu hiyerarşi öğrenmek için kullanılan zihinsel yetkinlikleri sıralar. Sadece öğrenme ve öğretme çerçevesiyle sınırlı olmayan bu sıralama zamanla farklı amaçlar için de kullanılmıştır.

Bloom Taksonomisi

Geleneksel eğitim sisteminin başarısının çok sınırlı olmasının sebebi öğrenmenin bu sıralamadaki sadece ilk iki adımla verilmeye çalışılmasıdır. Yani öğretmen konuyu anlatır. Kitapta ilgili yeri gösterir. Öğrenci, bu bilgiyi hatırlamaya gayret eder. Çoğunlukla bu hatırlama ezber yoluyla elde edilen kısa dönemli hafızayla sınırlı kalan bir hatırlamadır. İkinci adıma geçilebilirse konu öğrenci tarafından anlaşılır. Dolayısıyla ezberle sınırlı kalmadan öğrenci anladığı kadarıyla konuya hakim olmaya çalışır. Ama olay asıl bundan sonraki adımlarda ilginçleşiyor. Öğrencinin, konuya daha derinlemesine ve uzun dönemde unutulmayacak şekilde hakim olması için bundan sonraki adımların eğitim sisteminin bir parçası haline getirilmesi gerekiyor. PTÖ de tam burada devreye giriyor. Çünkü ideal bir projede öğrenci bundan sonraki bütün adımları birer birer deneyimliyor. Bu süreci Yapan Çocuk’ta nasıl yürütttüğümüzü merak ediyorsanız, Yapan Çocuk’ta Proje Atölyesi yazımıza bir göz atın. 

Peki Neden Proje Tabanlı Öğrenme?

1.Çünkü gerçek hayat da proje tabanlı!

Hayat, size bir öğretmenin yapmanız gereken şeyleri anlattığı, sizin de not aldığınız ve sonra hatırladıklarınızı sınavda bir kağıda aktardığınız bir yer değil. Gerçek hayatta böyle öğrenmiyoruz. İlk önce belli yetkinlikleri kazanmaya gayret ediyorsunuz, temel bilgileri kazanıyorsunuz. Ama bu çok ufak bir kısmı her şeyin. Sonra başlıyorsunuz yapmaya. Neyi yapmaya? İş olarak kendinize ne seçtiyseniz. Mühendislik, finans, yazarlık, marangozluk… Yaparak daha fazla deneyim kazanıyorsunuz, daha çok yaptıkça, daha iyi yapmaya başlıyorsunuz. Etrafınızda başka yapanları izliyorsunuz. Ne kadar iyi yol göstericileriniz, mentorlarınız varsa o kadar şanslısınız. Yanlış yaptığınızda da, doğru yaptığınızda da geri bildirim alıyorsunuz. Eğitim de ne kadar hayata benzerse, hayata o kadar iyi hazırlar. Güvenli bir ortamda, sonuçlarından korkmadan hata yaparak öğrendiğiniz bir sistem sizi sonrasına da çok iyi hazırlar.

2. Eleştirel düşünmeyi, yaratıcılığı ve hafızayı geliştiriyor

PTÖ’de öğrenciler ellerinin altındaki araçlar ve o zamana kadar öğrendikleriyle problem çözmeye gayret ediyorlar. Takıldıklarında soru soruyorlar, mentorlarından kendilerine yardımcı olmalarını istiyorlar. Ama doğru mentorlar onlara cevapları sunmaktansa doğru soruları sormayı teşvik ederse onlar da kendi çözümlerini buluyorlar. Buldukları çözümler en mükemmel ve kısa olanlar olmasa da, kendi çözümlerini zamanla geliştiriyorlar. Daha önce gördükleri ya da dinledikleri her şeyi hatırlamaya çalışıyorlar. Takılıp kaldıklarında ise hiç düşünülmemiş yeni çözümlerle yaratıcılıklarını test ediyorlar.

3. İletişim, iş birliği ve takım çalışması gerektirir

Hayatta çok az proje vardır ki tek bir kişi hiçbir yerden yardım almadan yapar. Proje ne kadar büyük ve karmaşıksa, o kadar fazla kişi ve yetkinliğin el ele vermesiyle sonuca ulaşılabilir. Öğrencilerin üzerinde çalıştıkları projeler de karmaşıklaştıkça takım çalışması o kadar önem kazanacak. Bu ilk başta sadece mentor ile iletişimle sınırlıyken, zamanla başka proje üyeleriyle takım halinde çalışabilmeyi de öğrenmek gerekecek.


Yapan Çocuk’ta Proje Atölyesi

Yapan Çocuk’ta yeni dönemde proje tabanlı öğrenme programımızı yaygınlaştırıyoruz. 

Farklı yaşlardan katılımcılarımız, kendilerini geliştirmek için ilgi alanlarına göre atölyelerimize zaten katılıyor. Arka arkaya birkaç atölyeyi düzenli alanların kendilerini en fazla geliştirdiklerini görüyoruz. Ama farklı atölyelerde öğrendikleri teknoloji ve yetkinlikleri bir araya getirmeye başlayanlar için bambaşka bir dünya açılıyor önlerinde. Biz de en fazla bu katılımcılarımızla çalışmaktan keyif alıyoruz. Çünkü ellerinin altındaki ‘alet kutusuyla’ yaratıcılıklarını konuşturmaya başlıyorlar! Bu deneyimi mümkün olduğunca çocuğa, gence ve yetişkine yaşatmak istiyoruz. 

Proje Tabanlı Öğrenme programımız şu şekilde işliyor:

Yapan Çocuk’a ilk defa gelen bir genç arkadaşla ilgi duyduğu konuları konuşuyoruz ve mekanımızdaki bütün teknolojilere ve araçlara bakması için ona fırsat veriyoruz. Velisiyle ise onun daha önce neler yaptığını, en çok neden keyif aldığını, hangi tür işleri yaparken zorlandığını, hangilerini doğal ve kolay bir şekilde yaptığını konuşuyoruz. Buna göre ona belli bir program çiziyoruz. Programın başında belli başlı temel yetkinlikleri edinmesi için hangi atölyelere katılması gerektiğini belirliyoruz. Örneğin, kodlama, elektronik kartlar, robotik, 3B modelleme, 3B yazıcılar… Bunların eğitimlerine katıldıktan sonra bu teknolojileri kullanarak temel işlevleri yerine getirmeyi kavrayan genç arkadaşımız artık proje saatine hazır oluyor.

Ayda 2 haftasonu, cumartesi sabah 10-13 arasındaki proje saatine bir dönem boyunca katılan yeni Yapan Çocuk üyemiz mentorları eşliğinde kendine bir proje belirliyor. Giyilebilir teknolojiler ilgisini çekti diyelim. Etrafta kendine bir cisim/insan yaklaşınca ışıkları yanan ve ses çıkaran bir tişört yapmakla başlamaya karar verdiğini varsayalım. İlk önce yeni konusuyla ilgili bir eğitim alıyor ve LilyPad sistemlerini kullanmayı öğreniyor. Sonra ayda 2 kere daha önce kullandığı teknolojilerden faydalanarak projesini geliştirmeye başlıyor. Yani gerçekten uygulamaya adım atıyor. Bilgi konusunda eksik kaldığı yerlerde eğitmen ekibimiz ona yardımcı oluyor ve bu konuda uzmanlığını geliştirmesine destek oluyor. Bir süre sonra genç arkadaşımız teknolojik tişörtünü ilk düşündüğünden daha da ilerletmeye karar veriyor ve akıllı telefonuyla konuşan bir tişörte yapmaya karar veriyor. Yapmayı planladığı projeyi küçük adımlara bölerek analiz ediyor. Bu adımları gerçekleştirebilmek için hangi konularda kendini geliştirmesi gerektiğini planlayıp bilinçli bir öğrenmeye adım atıyor. Tabii bu sadece bir örnek. Genç arkadaşımızın yaptığı proje tamamen onun yaratıcılığına kalmış.

Eğer ayda 6 saat yeterli olmazsa üyelerimiz için ekstra proje saati de ayarlıyoruz. Bir dönemi bitiren üyemiz yeni teknolojileri öğrenmeye devam ederek her dönem yeni projeler üzerinde çalışmaya devam ediyor. 

Bu konu ilginizi çekiyorsa, Proje Tabanlı Öğrenme yazımıza da bir göz atın.


Bit Bit Bit…

İlk çağda yaşayan bir kişiyi günümüze getirip bizim evin salonunda televizyon karşısına oturtalım. Acaba ne yapar? Zannetmiyorum ki oturup bir sezon Game of Thrones izlesin. Daha çok televizyonun kablolarına, dış yapısına, içinde ne olduğuna bakacaktır.

Bu duruma göre kendimizi ve çocuklarımızı düşünmek istiyorum. Bizler de her insan gibi teknolojinin gelişimine tanıklık ediyoruz ancak daha öncekiler gibi değil. Teknoloji artan ivmeyle ilerlemeye başladı ve içinde kayboluyoruz. Büyüklerimiz, aramızda kuşak farkı olduğunu söylerdi, ne güzelmiş halbuki. Şimdilerde çocuklarımızla aramızda çağ farkı açılıyor. Ben de çocuklarımın kullandığı teknolojilere ilk çağdan gelmiş gibi yabancı olmak istemem.

Geçtiğimiz günlerde Micro:Bit diye bir şeyle tanıştık. Kendisi bir programlama kartı. Detaylı bilgiye buradan ulaşabilirsiniz. Biz yetişkinler programlama kartı denince, eğer ki alanımız değilse hemen çekiniyoruz. Bize göre sadece bilgisayar, elektronik ya da makine mühendisleri bu işlerden anlar. Sonra bu kartın BBC tarafından çocuklar için hazırlandığını ve İngiltere’de 1.000.000 çocuğa ücretsiz dağıtıldığını öğrendim. Bu kartın üzerinde basit bir arayüzle programlanabilen giriş ve çıkış birimleri bulunmakta. Şu an çocuklara sadece hangi komutu nasıl kullanabileceğini anlattığınızda ve bir süre onunla çalıştığınızda yapamayacağı bir teknolojik ürün yokmuş gibi görünüyor.

Çocuklarımız artık yüzyıllardır süregelen defter, kitap ve kalem ile öğrenmeyi bırakıyorlar. Bizler de onların nereden ne öğrendiğini takip edemiyoruz. İlk çağdan gelen bir insan pozisyonuna düşmemek için gelişen eğitsel teknoloji araçları ile aramızı iyi tutmak üzere…

Merak edince beynimizde ne olur?

Merak deyince aklınıza ne gelir? Benim aklıma suratında muzip bir gülümsemeyle 4-5 yaşlarında, bir şeyleri kurcalayan, üst üste koyan, parçalara ayıran ve inceleyen bir çocuk geliyor. Haydi bu senaryoyu inceleyelim:

  1. Muzip bir gülümseme: Mutlu oluyor, keyif alıyor, eğleniyor.
  2. 4-5 yaşlarında bir çocuk: Eğitim sistemimize henüze dahil olmamış, kreş veya anaokuluna gidiyor olabilir.
  3. Kurcalama, üst üste koyma, parçalara ayırma, inceleme: Keşfetme motivasyonu var.

Önündeki objeler çocuk için yeni ve farklı olduğundan merak uyandırır ve çocuğun beyninde hummalı bir elektrokimyasal süreç başlar. Yeni bir objeyle etkileşime geçme duyguları ve keyif almamızı etkileyen dopamin salgılanmasına ve iletişim hatlarının aktif hale gelmesini sağlar. Böylece beyindeki ödül mekanizmasını yani çocuğa keyif veren eylemlere geçmesini sağlayan sistemi harekete geçirir. Bu sistem çalıştığında çocuğun beyninde daha fazla keşfetme, yapma ve öğrenme motivasyonunu arttıracak sistemler aktif hale gelir. Özetle merak uyandıran objelerle karşılaşan çocuğun dopamin seviyesi artar, merak ettiği objeler ile olan etkileşimi ona keyif verir, keyif aldıkça da daha fazla keşfetme motivasyonu artar.

Merak, keyif ve keşif döngüsü

Merak olmadığında çocuğun veya yetişkinin yeni şeyler öğrenmeye, bilgi edinmeye ve bilgiler arasında bağlantı oluşturmaya motivasyonu olmaz. Merakın dahil olduğu herhangi bir durumda, beyin o durumla daha fazla ve daha iyi bir etkileşim oluşturur ve deneyimi zenginleştirir. Yani inanılmaz bir deneyimdi dediğiniz durumlara merak da dahil olmuştur. Bunların hepsi merakın etkisiyle salgılanan dopaminin beynimizi çevresindeki duyguları, bilgileri, bağlantıları emmeye hazır bir sünger haline getirmesiyle olur.

Merakın beynimize olan tüm bu etkilerini düşününce merakın dahil olmadığı sınıflarda konular anlatılırken neden içimizden dinlemek veya öğrenmek gelmediğini, bizde merak uyandırmayan bir konuyu araştırmanın bizi çok zorlamasını anlamak mümkün oluyor. Bu durumlarda ihtiyacımız olan şey merakı sınıflara ve bireysel öğrenme süreçlerimize dahil etmek.

Merak ve beyinle ilgili daha fazlası için okuyabileceğiniz birkaç kaynak:

Micro:Bit ve Projeler

Merhaba sizlere bu blog yazımda Micro:Bit nedir? Bütün özellikleri ile neler yapılabilir? Micro:Bit ile yapılan projelerle örnekler vererek anlatmaya çalışacağım.

Micro:Bit nedir?

Micro:Bit, üzerindeki elektronik donanımlar sayesinde programlamayı ve elektroniği çocuklara kolayca öğretmek için tasarlanmış  kredi kartından daha küçük bir mikro kontrolcü kartıdır. BBC tarafından geliştirilen kart ile küçük yaştan itibaren çocukların bilim, mühendislik ve teknoloji alanlarıyla tanışması hedeflenmiştir. İlk aşamada İngiltere’de 1 milyon öğrenciye ücretsiz olarak dağıtılmıştır.

Neden Micro:Bit?

Micro:Bit’in üzerinde bulunan sensörler sayesinde dışarıdan veri alıp, yazdığımız kod yardımı ile bu veriyi işlemek çok basit. Bu yüzden bu tür kodlama ve robotik araçları bence çok değerli.

Kodlama eğitiminde temel olarak problem çözme ve algoritma becerilerimizi geliştirdikten  sonra programlama dillerini öğrenip somut çalışmalar yapabilmek bizi ve çocukları motive edecektir. Micro:Bit, Python, Java Script veya blok programlama dilleri ile programlanabiliyor. Bu nedenle her seviye için uygun bir araçtır.

Micro:Bit özellikleri

5×5 diziliminde matris LED

2 adet programlanabilir buton

sıcaklık sensörü

3-eksenli ivme ölçer

3-eksen pusula

Bluetooth Low Energy (BLE) bağlantısı

İlginç bir not olarak Micro:Bit’in, BBC’nin 1980’lerde yapmış olduğu BBC Micro bilgisayar projesinin günümüz ihtiyaçlarına uygun hale getirilmiş hali olduğu ve ismini de buradan aldığı haberler arasında yer almaktadır.

Mikro:Bit, özellikle Kuzey Avrupa ve Güney Asya’da olmak üzere dünya genelinde okullarda yaygın olarak kullanılmaktadır. İlkokul ve ortaokul öğretmenlerine yönelik eğitimler düzenlenmektedir. Bu sayede Micro:Bit eğitim müfredatına ders olarak eklenmeye çalışılmaktadır.

Mikro:Bit’in üzerinde bulunan farklı sensörler sayesinde neler yapılabileceğini birkaç örnek proje ile sizlere anlatmaya çalışacağım.

Micro:Bit Özçekim projesi

Bluetooth Low Energy (BLE) özellikli bir Android telefon kullanıyorsanız Micro:Bit uygulamasını telefonunuza yüklediğinizde, Micro:Bit’inizi Android ile eşleştirerek mükemmel bir araca sahip olursunuz, Micro:Bit’i bir Bluetooth uzaktan kumanda olarak kullanabilirsiniz.Uzaktan kumanda ile bazı özçekimler çekmek ister misiniz? Micro:Bit kullanın İPhone ve iPad sahipleri için bir Micro:Bit uygulaması olduğunu unutmayın .

Micro:Bit Spor Adım Sayacı

Adımlarımızı saymak için telefonlarımıza indirebileceğimiz bir çok uygulama mevcut. Bu uygulamalar gün içinde attığımız adımları sayıp bize gösterebiliyor. Peki bunu Micro:Bit ile nasıl yaparız? Micro:Bit’in üzerinde bulunan ivme sensörü sayesinde “Adım Sayar” projesini yapabilirsiniz projenin tamamına ulaşmak için buraya tıklamanız yeterlidir.

Micro:Bit’le zar projesi

Diğer bir Micro:Bit projelerinden bir tanesi ise zar atma projesidir.  Tavla oynarken zar attığınızı düşünün. Zarları sallayıp bıraktığınızda 1 ile 6 arasında herhangi bir rakam gelmesi gerekmektedir. Aynı şeyi Micro:Bit ile yapılabilir.  Yazacağınız algoritma ve kodlar sayesinde Micro:Bit’i her salladığınızda 1 ile 6 arasında rastgele gelen rakamı gösterecektir. Projenin tamamına ulaşmak için lütfen buraya tıklayınız.

Micro:Bit’le sıcaklık ölçümü nasıl yapılır.

micro-bit-thermometer-01

Bu projede ise Micro:Bitile ortam sıcaklığını ölçmeyi göreceğiz. Micro:Bit üzerinde sıcaklık sensörünü bulmaya çalışırsanız göremeyeceksiniz, çünkü üzerinde harici olarak bir sıcaklık sensörü mevcut değil. Peki sıcaklığı nasıl ölçeceğiz derseniz, aslında üstündeki işlemcinin sıcaklığını ölçeceğiz. Bu da bize yaklaşık olarak ortam sıcaklık değerini verebilmektedir.

İnternetten Micro:Bit projeleri ile ilgili neler yapılabileceğini araştırırsanız çok farklı projeler ile karşılaşacaksınız. Eğer kodlama bilmiyorsanız bile çok basit blok tabanlı olan Micro:Bit https://microbit.org/ online platformda kodlama yapabilirsiniz ve bunu geliştirerek python Java gibi dillerde de kodlama yapabilirsiniz. Blok tabanlı yaptığınız kodlamayı da python diline çevirerek daha iyi anlamanız mümkün. .

21. Yüzyıl Yetkinlikleri ve Geleceğin Meslekleri

Modern çağın getirdiği yeni teknolojilerin değişim ve kabullenme hızı eskiye göre çok hızlı artıyor. Bununla orantılı olarak toplumda ihtiyaç olan meslekler de aynı hızla değişiyor ya da dönüşüyor.

Eğitim sisteminin ana hedefi, çocuklara ve gençlere hayatta ve seçecekleri mesleklerde başarılı olmaları için gerekli bilgi ve yetkinlikleri kazandırmak. Dolayısıyla eğitim sisteminde de benzer hızda bir değişime ve dönüşüme ihtiyaç var. Burada problem, gelecekte ihtiyaç duyulacak meslekleri şimdiden tahmin etmenin gittikçe zorlaşması. Bu yüzden ileride ihtiyaç olunacak bilgilerden ziyade başarılı olmak için gerekli olacak özel yetkinliklere odaklanmak ve öğrencilere bunları kazandırmak daha önemli. Bu yetkinlikleri biraz genelleyerek 21. yüzyıl yetkinlikleri olarak tanımlayabiliriz.

21. yy yetkinlikleri (OECD, 2009)

Bir öğrencinin mezuniyetten sonra iş hayatının belli dönemlerinde bilgisini güncelleme ve farklı alanlarda çalışma zorunluluğu gelecekte kaçınılmaz olacak gibi görünüyor. Bunun için yaşam boyu öğrenme de önem kazanıyor.

Eleştirel düşünme, problem çözme, analitik düşünme, merak ve yaratıcılık gibi temel yetkinlikler sadece 21. yüzyılda değil tüm insanlık tarihi boyunca hayatta kalmak, başarılı olmak ve refah düzeyini artırmak için gerekli olsa da bu yetkinliklerin önemi eskisine göre çok daha fazla. Eskiden seçilecek meslek için temel yetkinlikler ve bilgilerin edinilmesi yeterli olsa da geleceğin meslekleri için artık durum böyle değil. Dijital dönüşüm, iş hayatında başarılı olmak için gereken yetkinliklerin seviyesini yükseltiyor, bilgileri de zamanla değişken hale getiriyor. Dolayısıyla zaman içinde kendini geliştirebilmek ve adapte olabilmek daha da önem kazanmış durumda.

Geleceğin mesleklerini ve bu meslekler için gerekli bilgileri önceden bilmek ve buna yönelik sınırları belirli bir eğitim müfredatı tasarlamak çok zor. Geleceğin meslekleriyle ilgili kesin olan iki şey bunlar için gerekli bilgilerin çok daha hızlı değişeceği ve ileri bilişim yetkinliklerinin geçerliliğinin artacağıdır.

OECD’nin bir çalışmasında ülkelere gönderilen ankette 21. yüzyıl yetkinlikleri olarak değerlendirilebilecek yetkinlikler şunlar:

  • yaratıcılık ve inovasyon
  • eleştirel düşünme
  • problem çözme, karar verme
  • iletişim
  • iş birliği
  • bilgi okuryazarlığı
  • araştırma ve inceleme
  • medya okuryazarlığı
  • dijital vatandaşlık
  • bilişim teknolojileri yetkinliği
  • esneklik ve adapte olmak
  • öz yönlendirme
  • verimlilik
  • liderlik ve sorumluluk alma (OECD, 2009)

Yukarıda listesi verilen yetkinliklerin birçoğu yine erken yaşta kazanılması gereken yetkinlikler. Bu sebeple özellikle ilk öğretim müfredatı bu yetkinlikleri kazandırmaya yönelik tasarlanmalı. Ayrıca ileri bilişim teknolojileri yetkinliklerine bir altyapı oluşturmak için yine kodlama ve temel teknoloji eğitimleri ilk öğretimde etkin bir şekilde başlamalı.


Notlar: Sorgulayarak Öğrenme 

Yaparak öğrenme, teknolojinin erişilebilirliğinin artmasıyla farklı bir boyut kazandı. Ben ilkokuldayken iş teknik dersinde iğne, iplik, alçı, karton, boya, sunta gibi malzemeleri kullanarak yaptığımız projeler artık okullar için geçmişte kaldı. En pahalı teknolojik ekipmanları sunan özel okullar daha fazla öğrenci çekerken, devlet okulları ise bu araçlara sahip olmadıkları için umutsuzluğa kapılmaya hazır. Bu teknoloji araçları çocuklara farklı yetkinlikler kazandırmak için kullanılabilir. Ancak çoğu okulda teknoloji araçlarının kullanımı geleneksel eğitim sistemimize uydurulmuş durumda.  Hayır, bu teknolojilerden sınava girildiğinden bahsetmiyorum. Çocuklara tek tip kopyala yapıştır olarak sunulan teknoloji eğitimlerinden bahsediyorum. Çizgi izleyen robotlar, yanıp sönen ledler, 3B yazıcıdan çıkartılan hazır modeller…

Peki bunların ötesine nasıl geçebiliriz?

Sorgulayarak ve soru sorarak.

Çocukların sorgulamayı ve soru sormayı öğrenmesi hayat boyu öğrenme ve diğer pek çok 21. yy. yetkinliği açısından önem taşıyor. Bu noktada hem müfredattaki bilim konuları, hem çevremiz, hem de teknoloji bize pek çok kolaylık sağlıyor. Aslında düşününce öncelikle eğitmen adaylarına sorgulama ve soru sorma becerisini kazandırmanın önemi farkediliyor. Kalıcı öğrenmenin temelini sorgulama ve soru sorma oluşturuyor. Öğrenme beynimizde bağlantılar ile oluşur. Önceki bilgilerle yenilerini bağlayabildiğimizde ağ giderek karmaşıklaşır. Daha karmaşık bir bilgi ağı demek daha çok ve daha kolay öğrenme demek çünkü öğrendikçe ağ kurulabilecek bilgi sayısı da artar. Sorguladığımızda konu hakkında daha farklı bilgiler ortaya çıkarırız. Bu da daha önceki bilgilerle ilişkilendirme oranını artırır.

Öğrenme sayesinde nöronlar arasında oluşan yeni bağlantılarhttps://www.nytimes.com/2010/01/03/education/edlife/03adult-t.html

Günümüzde sıkça duyduğumuz Dewey ve Montessori gibi eğitimde önemli isimler sorgulamanın öğrenci merkezli eğitim tasarımında temel oluşturduğunu savundular. Hocalarımdan biri bir öğrenme sürecinin öğrenci odaklı olup olmadığını anlamak için o sınıfı dinlemeniz yeterli demişti. Ne kadar çocuk konuşup soru soruyorsa, o kadar öğrenci merkezlidir. Yani çocuklar için sorgulama odaklı öğrenme ortamları tasarlarken karmaşık yöntemlere veya teknolojilere ihtiyacımız o kadar da olmayabilir. Bu yüzden yöntemlerinm ve teknolojilerin sadece birer araç olduğunu aklımızdan çıkarmamalıyız. Önemli olan eğitmen olarak çocuklara ne sunarsanız sizden çok onlar soru sorar diye düşünerek başlamak. Sorgulama odaklı öğrenmede eğer sınıf bu yöntemle daha tanışmadıysa veya böyle bir çalışmaya alışık değilse ilk başta onları ısındırmak gerekli olabilir. Geleneksel eğitim sistemimizde çocukların ilk defa böyle bir yöntemle karşılaştıklarında sizin beklediğiniz katılımı sağlamamaları veya tepkileri vermemeleri normal sayılabilir. Çünkü çocuklar kendilerinden ne beklendiğini anlamayabilir. Bunun için aşağıdaki görselde yer verdiğim farklı seviyelerdeki sorgulama odaklı öğrenme yaklaşımlarını deneyebilirsiniz.

Banchi ve Bell’in araştırmasında yer verdiği sorgulama odaklı öğrenmenin 4 farklı seviyesi var. İlk seviyelerde öğretmen daha fazla sorumluluk alırken amaç çocukların soru sorma ve sorgulama süreciyle tanışıklığını artırmaktır. 4. seviyeye doğru çocuklar daha fazla sorumluluk alır ve araştırmayı kendileri oluşturmaya yaklaşırlar.  Son seviyede ise öğretmenden beklemek yerine merak ettikleri ve çevrelerindeki problemlere karşı soruları kendileri ortaya atar.

Banchi ve Bell’in sorgulama odaklı eğitim modelinde seviyeleri https://eric.ed.gov/?id=EJ815766

Sorgulama odaklı öğrenme yaklaşımını sınıfta uygulamaya başlamadan önce eğitmenin öğrencilerini göz önünde bulundurması faydalı olacaktır. Öğrencilerin benzer yaklaşımlara olan tanışıklığına göre daha alt seviyelerden de başlanabilir. 4. seviyenin daha fazla öğrenci merkezli olması sınıfınız için doğru yaklaşım olduğu anlamına gelmeyebilir. Mükemmel bir şekilde tüm bir dersi bu yaklaşımla tasarlamak yerine adım adım planlamak çocukların da farklı yaklaşımlara ısınmasını sağlarken eğitmenlerin de motivasyonlarını korumaya yardımcı olabilir.

Bu modeli ilk çalışmaya başladığımda internette farklı ülkelerdeki sınıflardan videolar izledim. Bu videolardaki sorgulama odaklı eğitim modelinin rahatlıkla uygulanışını ve öğrencilerin aktif katılımını görmem beni motive etti. Doktorada bilimsel hazırlık kapsamında Eğitim Fakültesi’nden aldığım ders için örnek ders tasarlarken önceki uygulamaları göz önünde bulundurunca aynı şekilde bir katılımı beklemenin pek de gerçekçi olmayacağını düşündüm. O yüzden tasarladığımız ilk derste daha öğretmen merkezli bir yaklaşım izleyip öğrencileri ısındırdık. Takip eden derste öğrencilere daha fazla söz hakkı verdiğimiz ama yine de bunun için çaba harcadığımız 2. ve 3. seviye arasında bir yaklaşımı denedik. Ders sonunda öğretmen adaylarıyla dersi değerlendirdiğimizde ise küçük yaş gruplarının merakları daha canlı olduğu için sorgulama odaklı eğitim modelinin daha kolay uygulanabileceği geri dönüşünü aldık. İnsan büyüdükçe merak duygusu neden azalır acaba? Kim bilir belki sorgulama odaklı modeli erken yaşta uygulamaya başlarsak ilerleyen yaşlarda da bu kadar zorluk çekmeyiz.

Neden Kış Okulu yapıyoruz?

Her çocuk kendi içinde merak eden, yaratıcı ve üretken bir bireydir. Mekan değiştirdikçe gözlemleme yeteneği gelişir, keşfetme çabası artar, özgüveni yükselir önce kendine değer katmaya başlar sonra da topluma.

Dört ay boyunca hafta içi her gün aynı yoldan, aynı okula, aynı sınıfa gidip aynı sıraya oturan ve aynı yirmi ya da otuz akranı ile yeni şeyler öğrenmeye çalışan bir çocuk hayal edelim. Öğrendiği bilgilerle orada ne kadar yaratıcı olabilir? Ya da kendimizi düşünelim. İstanbul’da her gün herhangi bir araçla köprüden karşıya geçerken içinde bulunduğumuz şehrin güzelliklerini ne kadar fark ediyoruz? Başka bir şehirden gelen biri ile aynı heyecanı yaşıyor muyuz? Tabi ki yaşamıyoruz. O heyecanı yaşamak istiyorsak bazen şehir değiştirmekte fayda var. Tıpkı bunun gibi çocuklarında zaman zaman mekan değiştirmeleri farklı düşünmelerini ve yaratıcı olmalarını sağlayacaktır.

Kendimizin öğrenci yıllarını düşünelim. Öğrendiğimiz birçok bilgi ile arkadaşlar arasında alay eder ve tenefüste ya da okul çıkışı birlikte eğlenceli bir şeyler yapma hayalini kurardık. Ancak bazen gece başımızı yastığa koyduğumuzda, fizik dersinde hocanın “Pencereye göre moment alırsak ne olur?” sorusunun cevabını düşünürdük. Ertesi gün ise oraya ya da buraya göre moment almanın farkını kimse kimseye sormazdı. Bu soruları ne evde ne de başka bir yerde hiç kimseye soramazdık.

“O zamanlar böyle yerler yoktu” cümlesini çok kimseden duyuyoruz şu sıralar. Şimdi böyle yerler var. Okul dışında çocuklar, okulda öğrendikleri bilgileri pekiştirmenin yanı sıra o bilgilerle yeni şeyler üretmenin heyecanını yaşıyorlar. Yapan Çocuk tam da bu noktada, ilham verici bir mekanda onları harekete geçirmek için bekliyor.

Okul yoksa Yapan Çocuk var!

 

Dijitalleşme, işgücü ve çocuklar

Dünya çok hızlı değişiyor. Dün akşam İstanbul’da bir toplantıda Prof. Dr. Michael Spence ve Dr. Victor Fung ile beraberdik ve bununla ilgili konuştuk. Konu, dijital dönüşümün dünya ekonomisine etkileri üzerineydi. Spence, 2001 yılında Nobel ödülünü alan bir ekonomist. Fung da Hong Kong’da yaşayan bir iş insanı. Aynı zamanda Koç Holding’in yönetim kurulunda.

Otomasyon ve dijitalleşmenin işgücüne ve geleceğin mesleklere etkisini de konuştuğumuz bu toplantıya ve bunun çocuklarımız için ne anlama gelebileceğine geçmeden Spence’in Nobel ödülü sayfasındaki tanıtım yazısından bir alıntı yapmak istiyorum. Spence, anne ve babasını anlatırken babasının şu sözünü aktarıyor:

“Ebeveynlik, kendinizi geliştirmenin çok uzun sürdüğü ve bu konuda iyi duruma geldiğinizde de becerilerinize artık ihtiyaç duymadığınız tek şeydir” demiş.

Bu kadar hızlı değişen bir dünyada bir anne – baba, çocukları için en iyi eğitimin nasıl olacağını, gelişimi için doğru kararların ne olduğunu nereden bilebilir?

Profesyonel iş hayatımda, büyük şirketler için dijitalleşme konusunda verdiğim danışmanlıklarda ve yine dijitalleşme konusunda katıldığım toplantılarda gördüğüm şey teknolojinin değişim ivmesinin geçmişe göre çok daha yüksek olduğu ve geleceğin geçerli mesleklerinin bugünkülerden çok farklı olduğu.

Başarılı olanı diğerlerinden ayırt edecek özellikler, adapte olabilme ve esneklik, öğrenmeyi öğrenme ve yaşam boyu öğrenme. Yani belli bilgileri öğrenmiş olmaktansa geçerli olan bilgilere gerektiği zaman sahip olabilme yetkinliğine ve kıvraklığına sahip olmak.

Otomasyonun, robotların ve özellikle yapay zekanın insan işgücüne ihtiyacı ortadan kaldırıp kaldırmayacağı çok tartışılan bir konu. Bu konuda çok fazla karamsar görüş olsa da ben iyimserim. İnsanların daha fazla değer kattıkları alanlarda yapabileceği çok şey olduğunu düşünüyorum. Robotlar ve yapay zeka, herhangi bir işte insanlar tarafında yapılması gereken görev sayısını ciddi oranda azaltacak. Bunu üretimde çok net görüyoruz. Robotlar, operatörlerin yerini aldı ve almaya devam ediyor. Hizmet sektöründe de benzer bir görev değişimi olacak.

İnsanların yaratıcılıklarını kullandıkları alanlarda kendilerini geliştirmeleri gerekiyor demek çok soyut oluyor. Bu ne anlama geliyor, özellikle de çocukların gelişimi açısından? Bu yüzden Yapan Çocuk olarak 21. yüzyıl yetkinlikleri üzerine çok kafa yoruyoruz. Geleceğin dünyasına hazır olmak için çocukların gelişiminde hangi yetkinliklerin önemli olduğuna hem burada, hem de eğitimlerimizde sık sık değineceğiz (Bkz: 21. yüzyıl yetkinlikleri)

Öğrenme Üzerine

Hayat boyu öğrenme son zamanlarda çokça duyduğumuz kavramlardan biri. Daha başarılı olmak için hayat boyu öğrenen olmak gerekir gibi bir şey belki, belki de üniversitedeki hayat boyu öğrenme merkezinin ismini duydunuz ama ne yaptığını bile düşünmediniz. Hayat boyu öğrenme aslında öğrenmeyi öğrendiğimizde mümkün olabilir. Aksi halde her öğrenmek istediğiniz konuda veya yetkinlikte baştan başlamak gerekebilir.

Hayat boyu öğrenme mezun olduktan sonra katıldığınız kurslar, kişisel gelişim için öğrendiklerinizle tanımlanamaz. Bunların çok daha ötesinde günlük yaşantımızın bir parçası olmalı, alışkanlığa dönüşmelidir. Bu alışkanlığı küçük yaşta kazanmak kolay ve kalıcı olacaktır. Nasıl küçük bir çocuk yeni bir teknolojiyi  anneannesinden hatta anne ve babasından bile daha hızlı öğreniyorsa, hayat boyu öğrenme alışkanlığını da daha kolay kazanacaktır.

Ben bu kavramı üniversitedeyken duymuştum. Hocalardan biri biz burada size nasıl öğreneceğinizi öğretiyoruz yoksa her şeyi öğretmemiz mümkün değil demişti. Yeni konular, yeni teknolojiler öğrendiğimde bu söz aklıma gelir. Özellikle son yıllarda her dakika değişen teknoloji ve bilimdeki ilerleme ile sadece okulda öğrendiklerimizle kalırsak pek de yol katedemeyiz. Hele de bu değişim ve ilerlemenin hızının da devamlı arttığını düşünürsek çocuklara öğrenmeyi öğretmek programlarımızın en başında olmalı diye düşünüyorum. Teknoloji, çevremizdeki araçlar, günlük hayat hızla değişirken okulda öğrendiklerimizle gelecekte de başarılı olmak mümkün olmayacak. Çünkü çocuklarımız bugün sahip olmadığımız teknolojileri kullandığımız ve ismini bile duymadığımız mesleklere yönelecek.

Hayat boyu öğrenmeyi öğretmek sunumla veya teorik bilgilerle mümkün değil. En başta çocuklara nasıl öğreneceklerini öğretebileceğimiz eğitim içeriklerine ihtiyacımız var. Bu içerikler esnek olmalı, çocuklara keşfedebilecekleri alanlar sunmalı ve eğitimciler bu keşifleri yönetmek yerine onlara eşlik etmelidir. Çocuklara temel bilimlerin yanı sıra hem yeni teknolojileri deneyimleyecekleri hem de sosyal açıdan kendilerini geliştirebilecekleri bir öğrenme ortamı sunmalıyız.

Globaldigitalcitizen.org’da hayat boyu öğrenmeyi sınıflarımızda veya öğrenme ortamlarımızda nasıl uygulayabileceğimizi şu şekilde sıralamış:

  1. Çocuklara derin düşündürecek anlamlı sorular yöneltin.
  2. Hata yapmayı kabullenin.
  3. Çocukların birbirini desteklemesini sağlayın.
  4. Duygusal zekayı da dahil edin.
  5. Takım çalışmasını ihmal etmeyin.
  6. Merakı canlı tutun.
  7. Dünya genelinde sosyal farkındalığı yüksek tutun.

Bunlara ek olarak da içeriklerin hayat boyu öğrenmeyi desteklemesi için özgün öğrenme, zihin yapısını kurma, iç motivasyon, çoklu zeka ve sosyal öğrenme özelliklerine sahip olması gerekir.

Neden Yapan Çocuk?

Her insan ömrü boyunca bir anlam arayışındadır. Bazıları çok erken pes eder. Bazıları onu keşfeder ve hayatının geri kalan kısmını ona göre şekillendirir. Keşif, belki bazıları için sarsıcı bir anda meydana gelir. Benim için zaman içinde olgunlaşan bir farkına varmaydı.

Bazen ne yapmak istediğinden çok, ne yapmak istemediğinin bilincinde olmak daha kolay gelir insana.

Ben, kurumsal hayatta daha fazla devam etmek istemediğimi, yeteneğimi, aklımı ve zamanımı büyük bir şirketin daha fazla kar etmesi için harcamak istemediğimin bilincine vardım. Kurumsal bir işte çalışmak bir alışverişti. Zamanım ve aklıma karşı para ve belli yetenekleri kazanıyordum ki bu yetenekler için müteşekkirim. Büyük bir işin nasıl döndüğünü, her fonksiyonun ne yaptığını, kurumsallaşmanın neyi gerektirdiğini ve kendi başıma öğrenemeyeceğim bir çok şeyi büyük bir şirketi okul gibi kullanarak öğrendim. Bir yerden sonra ise sadece öğrenmek ve kendinizi geliştirmek yetmiyor. İnsan, anlam arayışını daha güçlü hissediyor.

4 sene önce ben de köprüleri yıkıp memlekete geri döndüm. İlk önce InnoCampus projesini başlattık. Beraber çalıştığımız gençler için olduğu kadar benim için de bir okul oldu InnoCampus. Yüzlerce gençle iş fikirlerini hayata geçirmelerine yardım etmek için çalıştık. Daha da iyisini yapmak ve bu programı bütün ülkeye yaymak için neler yapmak gerektiğini düşünüyorum şu anda. Bu arada insanın kendine en çok sorduğu sorulardan birisi ise ‘ne kadar etkimiz, faydamız oldu?’ idi. Şimdi ise daha da fazla etkimiz olacağına inandığımız bir projeyi başlatıp işe dönüştürüyoruz. Daha önce farklı şehirlerde yaptığımıza benzer ve bunları çok daha geliştirerek çocuklar için teknoloji ve yaratıcılık atölyelerine odaklanacağız. Erken yaşlardaki kazanımların etkisi ve süresi çok daha büyük oluyor.  

Hayalimde Yapan Çocuk ile çocuklara 21. yüzyıl yetkinliklerini kazandırmak, lise programlarımızda liselilerle girişimcilik ve teknoloji konusunda çalışmak, girişim hızlandırıcı programlarla da gençlere iş fikirlerini hayata geçirme konusunda gerekli destekleri vermek var. Bunların hepsi erken yaştan başlayarak birbirini besleyen alanlar. Hepsi yerli yerine oturduğunda bu mekanizmanın Türkiye’ye büyük bir katkı vermesini hedefliyorum.

Şimdi ise ekibimiz Yapan Çocuk’un başarısına odaklanmış, harıl harıl çalışıyor. Çok yakında bir atölyemizde, okulunuzda ya da şirketinizde görüşmek üzere…